Site rengi

Tasarım

Geniş
Kutulu
Müslüman Kardeşler

Hasan El-Benna ve Müslüman Kardeşler Hareketi

Hasan El-Benna ve Müslüman Kardeşler Hareketi

Mısır’da son yaşanan hadiseler, İhvan-ı Müslimin ve Hasan el-Benna’yı yeniden gündeme getirdi. Maalesef yeterli bilgi ve birikimi olmayanlar, zahmet edip okuma ve inceleme de yapmayanlar 1928’de kurulan en köklü ve yaygın bir teşkilatı terör örgütü, onun kurucusu Hasan el-Benna’yı da terörist gibi görmektedirler. Hâlbuki Mısır İhvanının temsil ettiği İslâm, derin entelektüel, kültürel, sosyal ve tarihî kökleri olan ‘Sünnî omurga’dır, ana damardır. Müslüman Kardeşler, İslâm dünyasının da, bütün dünyanın da geleceğini belirleyebilecek esaslı bir bağımsızlık mücadelesi vermektedirler…

Hasan el-Benna’nın asıl adı, Ahmed Abdurrahman el-Benna. Nil Delta’sı bölgesinde sıradan bir çiftçi ailenin çocuğu olarak 1906’da dünyaya geldi. İskenderiye’de el-Ezher programına göre tahsilini tamamladı, sonra ailenin geçimini sağlamak için saatçilik yapmaya başladı. Dükkan sahibi Hacı Muhammed Sultan, alim ve salih bir kişi idi. Bu sebeple dükkana ilim ve fazilet sahibi kişiler gelip giderlerdi.

Baba Ahmed bunları gördü, tanıdı, dinledi ve etkileri altında kaldı. Bir yandan saatçilik mesleğine devam ederken, diğer yandan özellikle hadis ilmi ile meşgul oldu. Aynı zamanda kendisine, Mahmudiyye camilerinde halka hitab etme yetkisi verildi.

Ahmed Benna’nın ilk çocuğu Hasenu’l-Benna’dır. Ahmed Benna ilmi, ahlakı, ibadeti ve hasbî din hizmeti itibariyle mübarek ve rabbani bir zat idi. Ahmed b. Hanbel’in Müsned’i üzerindeki çalışmaları büyük bir öneme haizdi. Yaklaşık otuz bin hadis ihtiva eden bu eseri konularına göre yeniden (orijinal şekli ravilere göre) tertip etti, hadislerin geçtiği diğer kaynakları gösterdi ve kısa da olsa her bir hadis için gerekli açıklamaları (şerh) yazdı. Ahmed Benna bu hizmete tam otuz sekiz yılını verdi. Eser yirmi iki cüz (on iki büyük cilt) halinde tamamlandı.

Hasan el-Benna ilk tahsilini ve terbiyesini böyle bir ilim ailesi içinde ve böyle bir babanın hocalığında almış oldu. Babasından öğrendiği saat tamirciliği, ticaret ve ciltçilik sayesinde geçimini el emeğinden sağladı. Din hizmetini ücretsiz, sırf Allah rızası için yapan alimler safına katılmak üzere bu meslekleri de icra ederek hayatını kazandı. Şöyle diyordu:

“Gerçekleştirmek istediğim en önemli iki arzumdan biri özel, diğeri de genel. Özel olanı ailemin mutluluk ve refahını sağlamaktır. Genel olanı ise halkına muallim (öğretici) ve mürşid (yol gösterici) olmaktır. Gündüzler boyunca çocuklara ve gençlere öğretmenlik yapacağım, geceler boyunca da babalarına, dinlerinin hedefini ve saadetlerinin kaynaklarını anlatacağım. Bunu seyahatler yapıp konuşarak, yazarak, kitapla ve siyasetle yapacağım. Birincisi için iyiliği, bilgi ve şuuru, ikincisi için ise ahlaklı olarak sebat ve fedakarlığı hazırladım.”

1927 yılında henüz 21 yaşında iken Daru’l-Ulûm fakültesinden birincilikle mezun olan Hasan el-Benna’ya devlet, lisansüstü tahsil yaptırmak üzere Paris’e gitmesini teklif eder. Fakat o, hayatına gaye edindiği hedeflerine ulaşabilmek için bu teklifi kabul etmez, aynı yıl İskenderiye şehrinde bir okula öğretmen olarak tayin edilir.

Hasan el-Benna, Dâru’l-Ulûm’da okurken bazı manevî depremler yaşar:

Osmanlı’da temsil edilen hilafet, 3 Mart 1924 yılında kaldırılır, son halife gayr-i Müslim bir ülkeye sürgün edilir. Böylece İslam ümmetinin bütünlüğünü tarih boyunca şöyle veya böyle koruyan zarf yırtılmış olur.

İskenderiyye’de gördüğü olaylar onu daha çok üzer ve daha ziyade tahrik eder. Her tarafta yabancı hâkimiyeti ve Batılılaştırma gayreti kendini apaçık sergiler. Süveyş Kanalını işleten şirket ayrı bir devlet gibidir. Sömürgecilerin sultanlar gibi, halkın ise esirler gibi yaşadıklarını tesbit ve teşhis eder.

Sokak ve caddelerin bile isimlerinin değiştirilip yabancı isimler konulması, Hasan el-Benna’yı derinden yaralar. İngiliz sömürgeciliği gölgesinde Mısır’a giren ve faaliyet gösteren Hıristiyan misyonerlerinin sağlık hizmeti verme, bakım evlerinde çocukları himaye etme, bazı güzel sanatları öğretme bahanesiyle Müslümanları Hıristiyanlaştırmak için çaba gösterdiklerine şahit olur ve arkadaşlarıyla birlikte “Hasafiyye Hayır Cemiyeti”ni kurar. Cemiyette bir yandan din ve ahlak eğitimi verirken diğer yandan misyonerlik faaliyetlerine karşı tedbirler alıp Müslüman çocuklarını himaye eder.

Birinci Dünya Harbi ve sonrasında meydana gelen bu önemli olaylar ümmetin bütün tabakalarında sarsıntılara ve silkinmelere sebep olur. “Ne oluyoruz, nereye gidiyoruz?” sorularının sorulmasına ve yeniden İslam’ı gündeme alıp düşünmeye vesile olur.

Böyle güçlü bir hedefe karşı tek başına yapılabilecek fazla bir şey olmadığını gören Hasan el-Benna, “el-İhvanu’l-Müslimun” cemiyetini (cemaatini) kurmaya karar verir. Cemiyete alimleri, tarikat şeyhlerini, seçkinleri ve sivil toplum kuruluşlarını davet eder. Davete ilk olarak altı kişi katılır. Tamamı zanaatkârlardan teşekkül eder. Bunlarla cemiyeti kurar. Hasan el-Benna’nın hareketinde kadınların da yeri vardır. Kızları İslami esaslar çerçevesinde yetiştirmek için “Müminlerin Anneleri” isimli enstitüyü kurduğu gibi cemiyete de “Kadın Müslüman Kardeşler” kısmını ekler.

Arkadaşlarını ve öğrencilerini şunları yapmaktan sakındırır:

Dinde ihtilaflı ve şüpheli konuları tartışmak, açık veya kapalı dinsizlerin, misyonerlerin sözlerini sıradan mensuplarının (ihvanın) yanında tekrarlayıp durmak.

Arkadaşlarına da şöyle der: “Bunları kendi aranızda konuşun, tartışın ama avamın yanında onları ibadet, güzel ahlak ve dine itaate yönlendirecek konuşmalar yapın. Diğer konular kafalarını karıştırıp şüpheye düşürmekten başka bir şeye yaramaz.”

Görüştüğü, dertleştiği ilim ve fikir adamları ile ‘bölünme, parçalanma, birbirine düşme’ meselesine dikkat çekerek; şu tespitlerde bulunur:

“Türkler ve Araplar İslam kavimlerinin en güçlü iki unsurudur. Avrupa ülkeleri bu ikisini bertaraf etmek için pusuda beklemektedir. Eğer bu guruplar birbirine düşerek zayıf hale gelirler, bu arada Avrupa gücünü korursa, ikisine birden veya zayıf olanına çullanacaklar. Bunun sonucu ise İslam’ın zayıflaması ve hayat damarlarının kesilmesi olacaktır.” On beş yıl geçmişti ki, korkulan başa gelir.

1916 yılında Şerif Hüseyin, bazı dahili saikler yanında İngilizlerin tahrik ve yönlendirmesiyle Osmanlı Devletine isyan ettirilir. (İngilizler önce bu adamı kullanır, sonra 1925 yılında görevden alıp Kıbrıs’a sürgün ederler.) Bu isyan, Avrupa müttefik devletlerinin iki önemli/hayati karar almalarına kapı açar:

1-Sykes-Picot gizli anlaşmasıyla Osmanlı topraklarının Avrupalılar arasında bölüşülmesi.

2-Balfur deklarasyonu ile Siyonist Yahudilerin Filistin topraklarına, Batı sömürgeciliğinin temel taşı olarak yerleşmelerinin vaad edilmesi.

Arkasından Fransızlar Suriye’yi işgal ederler ve komutanları Henri Gouraud, Selahaddin Eyyubî’nin kabri başına gelir ve şöyle seslenir: “Selahaddin, biz geri geldik!”

İngilizler de Filistin ve Irak’ı işgal ederler, komutanları Allenby, Kudüs’e girince: “İşte bugün haçlı savaşları sona ermiş ve amacına ulaşmıştır!” der.

İngilizler de Filistin ve Irak’ı işgal ederler, komutanları Allenby, Kudüs’e girince: “İşte bugün haçlı savaşları sona ermiş ve amacına ulaşmıştır!” der.

Hilafeti kurtarmak için resmi ve gayr-i resmi olarak yapılan teşebbüsler sonuç vermeyince, 1927 yılında Kahire’de bir araya gelen bazı âlimler ve ümmetin seçkinleri “Şübbânu’l-muslimin: Müslüman Gençler”cemiyetini kurar.

Davayı öğretme (tedris) ve uyarma (tenbih) aşamasından kurumlaşma ve inşa aşamasına geçirmek üzere harekete geçtiler ve bu maksatla el-İhvanu’l-Muslimûn’u (Müslüman Kardeşler) kuruldu.

Hasan El-Benna’nın beslendiği manevi kaynaklar: 

1) Kur’an Fıkhı (Kur’an’a dayalı anlayış, yorum)

2) Bütün yönleriyle sünnet fıkhı

3) Dünyada ve İslâm âleminde yaşanan olaylar, hayat şartları ile ilgili gözlemler, düşünceler ve değerlendirmeler

4) Seyyid Hüseyin el Hasafi’nin irşadı ile elde ettiği -hurafe ve bid’atlardan uzak- tasavvuf irfanı

5) Şuurlu ve tecdid ilaveli selefi çizgi

6) Genel insani bilgi ve kültür birikimi

Hasan el Benna 19 yıl öğretmenlik yaptıktan sonra hizmetin yoğunluğu yüzünden vazifeye devam imkânı kalmadığı için istifa ederek ayrılır.

İhvan ile halkın bütünleşmesi ve Filistin mücadelesindeki tecrübe, devletin yöneticilerini korkutuyordu. Buna sömürgecilerin baskısı da eklenince, Başbakan Nakrâşî cemiyetin kapatılması, önemli üyelerinin tutuklanması ve bütün mallarına el konması için emir nağme çıkardı. Dernek, 8 Aralık 1948’de kapatıldı. Kapatıldığı zaman yalnızca Mısır’da 2000 şubesi, yarım milyon kayıtlı üyesi, bunun birkaç misli kayıtsız destekçisi vardı. Yönetim bununla da yetinmedi, 12 Şubat 1949 günü Hasan el-Benna’yı şehid ettiler.  

 Ülkenin her tarafına sömürgeci yabancılar dal budak sarmış, 320’den fazla yabancı şirket bütün ekonomik kurum ve kuruluşlara hâkim olmuş, sanayi ve ticareti ele geçirmişlerdi. İşte bu durum İhvan hareketinin önce kanal bölgesinde yer etmesini sağladı

Müslüman Kardeşlerin Esas İlkeleri

 MART 1928’DE evinde buluşan bir grup insanla İslâm davası için yaşamaya ve ölmeye yemin ederek İhvan-ı Müslimin teşkilatının temellerini attı. 1933 yılına kadar İsmailiye’de İslâm daveti çalışmaları alimler, tarikat şeyhleri ve bazı cemiyetler başta olmak üzere halkın çeşitli kesimlerine ulaştırıldı. Bu 6 yıllık dönem İhvan’ı Müslimin hareketinin gelecekte aşacağı merhaleler bakımından çok etkili olmuş ve bu arada Kahire’de faaliyet gösteren İslâmî gençlik teşkilatları da fikir ve çalışmalarından etkilendiği İhvan-ı Müslimin’e katılmıştır.

1933 yılında Kahire’yi ziyaret eden Hasan El-Benna İhvan-ı Müslimin ile ilgili büyük gelişmelere şahit oldu ve sonuçta teşkilatın genel merkezi Kahire’ye taşındı.

Hasan El-Benna, Mısır’ın yoksulluk ve zayıflığının başlıca sebebinin İslâm’a bağlılığın gevşemesi ve Batı taklitçiliği olduğunu, özellikle Mısır yöneticilerinin aldıkları Batı eğitiminin sonucunda İslâm’dan uzaklaştıklarını; kendi dil, tarih ve medeniyetleri hakkında cahil kalan bu insanların toplumu da bir kimlik buhranına sürükledikleri düşüncesinden hareketle tek kurtuluş çaresinin İslâm’ın temel değerlerine dönmek olduğunu söyler. Bu ana fikirden hareket eden Hasan El-Benna, gayretlerinin merkezine İslâmiyet’i hakiki tarafıyla kitlelere tanıtma gayesini yerleştirmiş ve sık sık İslâm’ın, hayatın bütün yönlerini ihata eden (içine alan kapsayıcı) bir dünya görüşü olduğunu vurgular. 

Hasan el Benna’nın, İslâm’ın asli unsurlarını ortaya koyma çabasında şu üç ilkeyi esas aldığı görülür:

1) Selefi bir tavırla İslâm’ın bağlayıcı kaynağının Kur’an ve sahih hadisler olduğunu belirtmek ve dolayısıyla İslâm’a tarih içinde sokulmuş yanlış yorum, bidat ve hurafelere karşı Müslümanları bilinçlendirmek.

2) Böyle bir saflaştırma fikrini gerçek İslâm’ın modern hayatın ihtiyaçlarına cevap verebileceği fikriyle birleştirmek.

3) Bunun mümkün olduğunu göstermek için de toplumun her seviyesinde ve tam bir dayanışma ruhu içerisinde İslâmî esasları hayata geçirecek şekilde teşkilatlandırmak.

Bu üç boyut, onun fikri serüveninde daima çeşitli sorgulamaları gündeme getirmiş, bu muhasebe ve murakabenin yöneldiği konuların başında da şu maddeler onu ziyadesiyle meşgul etmiştir:

1) Halk arasında yaygın şekilde mevcut olan cincilik, büyücülük ve falcılık gibi hurafeler,

2) Dinin esası özü değil de olağanüstülüklere meyil,

3) Mısır toplumunun manevi yapısını derinden etkilemiş olan tasavvuf ve tarikatların, itidal ve istikametten uzak ifrat ve tefrit hali içinde olmaları,

4) Yaygın ve sakat ilim anlayışları

5) Batılılaşmış zümreyi etkileyen modern ideolojiler.

Hasan El Benna’nın Tasavvuf Algısı

Hasan El-Benna, tasavvuf konusunda orta yol takip etmiştir. Ona göre veli ve salih kişileri anmak, onların güzel amellerini anlatmak, insanı Allah’a yaklaştırır. İslâm’ın esaslarına uygun olmak şartıyla evliyanın gösterdiği kerametler haktır ve dince sabittir. Ancak şuna kesin olarak inanmak zorunluluğu vardır ki; veliler ilahi yetkilere sahip değildirler. Ve kimseye yardım edemezler, fayda sağlayamaz ve zarar veremezler. Bu güç sadece Allah’a aittir. Kabir ziyareti meşru ve sünnettir. Ancak, ‘Kabirleri tapınak haline getirmeyiniz’ hadisiyle de lüzumlu ikazını yapar. Onun ruhaniyetinden olayların akışına müdahale etmesini istemek ve bu gibi maksatlarla kabri tazim edici uygulamalarda bulunmanın bidat olduğunu hatırlatır.

Batı’nın manevi yapısı çökmüştür. Çünkü bu medeniyet dini terketmiştir ve başlıca özellikleri de şehvet düşküncülüğü, menfaat ve faizciliktir. Bu materyalist hayat tarzı, Batılılarca sömürge altında bulundurdukları İslâm ülkelerine de aşılanmaya çalışılmaktadır. Batı, doğu ülkelerini önce borçlandırmakta, sonra da kendine bağımlı kılarak sömürmektedir. Bu ülkelerde Avrupai eğitim veren okullar açarak lehine çalışacak yönetici bir seçkin zümre yetiştirmekte, basın-yayın ve eğlence araçlarıyla da kitleleri istediği şekilde yönlendirmektedir. Ona göre, Türkiye ve Mısır bu tesire en çok maruz kalan İslâm ülkeleridir.

Hasan El-Benna bu tespitlerinin ışığında girişilecek ıslahatçı gayretler için işe fertten başlanması inancındadır. Ferdin hem ilmi ve kültürel yönden, hem de vücut sağlığı açısından gelişmesi temin edilmelidir. Bu özelliklere sahip kişilerin kuracakları aile ise İslâm ahlâk esasları üzerinde kurulmalıdır. Toplumun asıl unsurunu teşkil eden aile, sağlam esaslar üzerine oturunca sağlıklı bir toplum için en önemli adım atılmış olacaktır. Toplumu irşat çabası yoğun bir şekilde sürdürülmeli ve İslâm toprakları her türlü emperyalist etkiden arındırılmalıdır. Bu hedefleri gerçekleştirici siyasi değişikliklerle birlikte İslâm ümmetinin birliğini temin edici tedbirlerin de alınması gerekmektedir.

Şekillenen Siyasi Düşünceler

Hasan El-Benna’nın siyasi görüşleri geniş ölçüde, Avrupalı devletlerin İslâm ülkelerinden çoğunu kolonileştirmesine kadarki dönemde İslâm ümmetinin içine düştüğü yozlaşmanın tahliline dayanmaktadır. Ona göre bu yozlaşmanın başlıca sebepleri Müslümanlar arasındaki çıkar çatışmaları, siyasi tefrika, mezhep kavgaları, yöneticilerin ihmal ve gafleti, ilim adamlarının faydasız tartışmalarla vakit geçirip uygulamalı disiplinlere yönelmemeleri ve dolayısıyla ilim ve teknik bakımından geri kalma, Arapların İslâm tarihi sahnesinde pasif hale düşmeleri ve modern zamanlarda Müslümanların, Avrupalıların hayat tarzını taklide yönelmeleridir.

Hasan El-Benna, bu tarihi ve fiili sebeplerden kaynaklanan kötü durumun aşılabilmesi için öncelikle hilafetin yeniden tesisi yoluyla İslâm birliğinin sağlanması, İslâmî değerlerin hayata geçirilmesine yönelik bir devletin kurulması ve böylece bütün İslâm dünyasının her türlü yabancı hakimiyetinden kurtarılması hedeflerini öngörmüştür. Benna’ya göre İslâmî bir hükümet, yöneticinin İlahi ölçüler ve halk karşısındaki mesuliyeti, ümmetin birliği ve ümmetin iradesi ilkelerine dayanmalıdır.

Hilafetin iadesi ve ihyasını programı içine almış, bunun daha önce bir dizi faaliyet ve aşamalara muhtaç olduğunu idrak etmiştir. Gerçekleşmesi gereken merhaleler şunlardır:

a) Kültürel, içtimai ve iktisadi alanlarda İslâm ülkeleri arasında tam bir dayanışma ve yardımlaşma.

b) İslâm ülkeleri arasında yapılacak anlaşma, antlaşma, konferans ve diğer toplantılar ve görüşmeler.

c) İslâm Birleşmiş Milletleri kurulması.

d) Bütün bunlar gerçekleştikten sonra ümmetin tamamının başı tespihin ipi ve imamesi, birliğin sembolü olarak bir lider üzerinde ümmetin ittifak etmesi.

e) Bu din, belli bir ırka veya bölgeye değil, bütün dünyaya rahmet olarak gönderildiği için son adımda“dünyada birliğin”gerçekleştirilmesi.

Sosyal Düzeni Değiştirme Gayreti

Ülkenin her tarafına sömürgeci yabancılar dal budak sarmış, 320’den fazla yabancı şirket bütün ekonomik kurum ve kuruluşlara hâkim olmuş, sanayi ve ticareti ele geçirmişlerdi. İşte bu durum İhvan hareketinin önce kanal bölgesinde yer etmesini sağladı. Ülke yoksul değildi, ama serveti yabancıların elindeydi. Bu yüzden halkın % 60’dan fazlası, hayvanların yaşama şartlarından daha kötü şartlarda yaşıyordu. Her türlü hastalık yaygın hale gelmişti. İnsanlarının % 90’ının bünyeleri ve duyu organları zayıflamıştı. Okuyanların sayısı beşte bir kadardı. Hapishanelere girip çıkanların sayısı okuldakilerden fazlaydı. Savaş gücü çok eksikti. Mısır için söylenenler hemen hemen bütün İslâm ülkeleri için de geçerliydi. 

Hasan El-Benna bu durum değerlendirmesinden sonra çare olarak gördüğü sosyal ve ekonomik düzenin nirengi noktalarını şöyle tespit etmiştir:

1) Servet, mal, devlet ve insanlar için şu ayetin ışığında bağımsız bir iktisadi düzenin kurulması:“Allah’ın size geçiminizi sağlamak, belinizi doğrultmak için verdiği mallarınızı meşru ve makul yoldan harcamayanlara vermeyin…” (4 Nisa, 5. Âyet)

2) Paramızın sömürgecilere ait çarkın dışına çıkarılması, bağımsızlaştırılması.

3) Şirketlerin yerli hale getirilmesi ve imkân el verdiği ölçüde yabancı sermayenin yerine yerli sermayenin konması.

4) Kamu hizmetlerine ait kurumların yabancıların elinden alınması.

5) Yıllardan beri ihmal edilmiş bulunan büyük projelerin hayata geçirilmesi, sanayileşmeye öncelik verilmesi, el zanaatları ve küçük (aile) işletmelerinin teşvik edilmesi, halkın lüks tüketimi terketmesi, zaruri tüketim ile yetinmesi, büyüklerin bu konuda küçüklere örnek olması.

6) Kalkınma amacıyla İslâm ülkeleri arasında işbirliği ve dayanışma kurulması, mümkün olduğu kadar Müslümanların ürettikleri malların tüketilmesi, mümkün ise bir Müslüman kuruşunun yabancıya kaptırılmamaya çalışılması.

7) Halk tabakaları arasındaki büyük servet ve refah farkının ortadan kaldırılması, orta tabakanın oluşturulması.

8) Faizciliğin ortadan kaldırılması, zekât kurumuna işlerlik kazandırılması, servetin azından çoğuna doğru yükseltilerek vergi alınıp yoksullukla mücadele edilmesi, böylece aradaki refah farkının azaltılması.

9) Kırlarda ve köylerde çoğu yararlı bir şekilde değerlendirilemeyen büyük topraklarla ilgili bir düzenlemenin yapılması, bir kısım toprakların bedelleri verilerek sahiplerinden alınması ve topraksızlara veya yetersiz toprak sahiplerine dağıtılması; böylece hem onların da üretici yapılması, hem de bu ülkede korumaları gereken bir yerlerinin bulunduğu şuurunun uyandırılması.

HAREKETİN AMACI:

1) İslâm ile insanları ıslah edip olgunlaştırmak.

2) İslâm vatanını yabancıların işgal ve istilasından kurtarmak.

3) İslâm devletini kurmak ve bütün ümmeti kâmil manada İslâmî uygulamaya döndürmek.

Bu amaca ulaşmak için önce eğitim, irşad, ikna yolları denenecek, karşı taraf engellemek için şiddete başvurursa, o zaman şiddete mukabele etmek meşru olacaktır.

Mısır İhvan’ının temsil ettiği İslâm, derin entelektüel, kültürel, sosyal ve tarihî kökleri olan Sünnî omurgadır. Ana damardır.

Bu vesile ile Hasan el Benna’yı, dâvâ arkadaşlarını, şehidlerimizi rahmet, minnet ve şükranla anıyor, Rabbimizin hepimizi Cennetinde buluşturmasını niyaz ediyoruz. Başlattıkları Kur’an ve Sünnet merkezli İslâm dâvâsının ilelebet devam edeceğini, kâfirler istemese de Allah’ın nurunu tamamlayacağını dost-düşman herkese ilan ediyoruz.

(Daha fazla bilgi için, Hasan el Benna’nın Risaleler, Said Havva’nın 50. Yılında Müslüman Kardeşler Teşkilatı, Hayrettin Karaman’ın İslâmî Hareket Öncüleri Kitaplarına, İslâm Ansiklopedisinde İhvanı Müslimin ve Hasan el Benna maddelerine müracaat edilebilir.)

Yaşar Değirmenci / Genç Doku

BU KONUYU SOSYAL MEDYA HESAPLARINDA PAYLAŞ
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ